
Türkiye’de “elit” kavramı, özellikle de kamuoyunda sıkça kullanılan “beyaz Türkler” ifadesi, yalnızca ekonomik bir sınıfı değil; tarihsel bir yönelimi, kültürel bir aidiyeti ve siyasal bir gerilimi ifade eder. Bu kavram akademik bir kategori olmaktan ziyade, Türkiye’nin modernleşme hikâyesi içinde şekillenmiş bir sosyolojik imgedir. Onu anlamak için Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne uzanan yaklaşık yüz yıllık bir dönüşüm çizgisine bakmak gerekir. Çünkü Türkiye’de elit dediğimiz yapı, yalnızca zenginlerden ibaret değildir; devletle, sermayeyle, eğitimle ve kültürel kodlarla iç içe geçmiş çok katmanlı bir güç alanıdır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında yeni bir elit inşa edildi. Osmanlı’nın saray ve ulema merkezli hiyerarşisi tasfiye edilirken, yerine asker-sivil bürokrasi, hukukçular, akademisyenler ve Batı eğitimli kadrolar geçti. Bu yeni kadro, yalnızca devleti yönetmekle kalmadı; toplumu dönüştürmeyi de hedefledi. Kılık kıyafetten alfabeye, eğitimden şehir planlamasına kadar geniş bir alanda modernleşme projesi yürütüldü. Erken Cumhuriyet elitleri için ekonomik güçten çok ideolojik ve kurumsal güç belirleyiciydi. Devletçilik politikalarıyla 1930’larda kurulan sanayi tesisleri, bankalar ve kamu iktisadi teşebbüsleri yeni bir milli burjuvazinin temellerini attı. Bu süreçte Ankara siyasal merkez olurken, İstanbul ticari ve kültürel merkez olarak ağırlığını korudu.
1950 sonrası dönemde çok partili hayat ve özel sektörün güçlenmesiyle birlikte İstanbul merkezli aile şirketleri büyümeye başladı. Türkiye’de “İstanbul sermayesi” diye anılan yapı, sanayi, finans ve dış ticaret alanlarında yoğunlaştı. Bu dönemin en belirgin örnekleri arasında Koç Holding, Sabancı Holding ve Eczacıbaşı Holding gibi gruplar öne çıktı. Bu şirketler yalnızca ekonomik büyüklükleriyle değil; kurdukları vakıflar, üniversiteler, kültür-sanat kurumları ve medya yatırımlarıyla da kamusal alanda belirleyici oldular. Böylece ekonomik sermaye kültürel sermayeyle birleşti. İstanbul’un Nişantaşı, Bebek, Etiler gibi semtleri zamanla bu yaşam tarzının sembol mekânlarına dönüştü.
1980’lere gelindiğinde Türkiye ekonomisinde radikal bir yön değişimi yaşandı. Turgut Özal liderliğinde uygulanan liberal politikalarla Türkiye dışa açıldı, ihracata dayalı büyüme modeli benimsendi ve finansal serbestleşme hızlandı. Bu süreç İstanbul sermayesini küresel sisteme entegre etti. Bankacılık, finans, medya ve büyük ölçekli sanayi yatırımları küresel ortaklıklarla büyüdü. İstanbul, bölgesel bir finans merkezi olma yolunda ilerledi. Aynı dönemde medya sahipliği de büyük sermaye gruplarının elinde yoğunlaştı; böylece ekonomik güç ile kamuoyu üretme kapasitesi arasında güçlü bir bağ oluştu.
Ancak 1980 sonrası dönemin asıl kırılma noktası, Anadolu şehirlerinde yükselen yeni girişimci sınıfın ortaya çıkmasıydı. Kayseri, Konya, Gaziantep gibi şehirlerde gelişen muhafazakâr sermaye grupları “Anadolu Kaplanları” olarak anılmaya başladı. Bu yeni sınıf, İstanbul merkezli geleneksel elit yapıya alternatif bir ekonomik güç odağı oluşturdu. Böylece Türkiye’de elit yapısı tek merkezli olmaktan çıktı; çok katmanlı ve rekabetçi bir hale geldi.
“Beyaz Türk” kavramı ise özellikle 1990’lardan itibaren siyasal ve kültürel tartışmalarda yaygınlaştı. Genellikle seküler, Batılı yaşam tarzına sahip, iyi eğitimli ve büyük şehirli kesimleri tanımlamak için kullanıldı. Ancak bu tanım çoğu zaman indirgemeci oldu. Çünkü elitlik yalnızca gelir düzeyiyle değil; eğitim, dil bilgisi, sanatla kurulan ilişki, uluslararası bağlantılar ve sosyal ağlarla da ilgilidir. Sosyolojik açıdan bakıldığında Türkiye’de elitlik, ekonomik sermayenin yanı sıra kültürel ve sosyal sermayenin birleşimiyle oluşur. Yabancı dil bilen, yurtdışında eğitim görmüş, belirli üniversitelerden mezun olmuş, belirli sosyal çevrelere dahil bireyler bu yapının parçası olarak algılanır.
2000’li yıllarda siyasal iktidar değişimiyle birlikte “elit-çevre” gerilimi daha görünür hale geldi. Geleneksel İstanbul sermayesi ile yükselen muhafazakâr sermaye arasında hem ekonomik hem kültürel bir rekabet oluştu. Devlet ihaleleri, kamu-özel ortaklıkları ve finansal ağlar üzerinden yeni güç dengeleri kuruldu. İstanbul hâlâ finans ve kültür merkezi olmayı sürdürse de güç artık daha dağınık bir yapı gösteriyor. Medya, teknoloji girişimleri ve küresel fonlar da yeni elit alanları yarattı.
Bugün Türkiye’de tek tip bir elit gruptan söz etmek mümkün değil. Bir yanda köklü aile şirketleri ve onların kültürel kurumları, diğer yanda kamu projeleriyle büyüyen yeni sermaye grupları, bir başka yanda küresel teknoloji ve finans çevreleri var. İstanbul sermayesi hâlâ ülke ekonomisinin önemli bir kısmını kontrol ediyor; finans, bankacılık, büyük sanayi ve kültür-sanat alanlarında belirleyici olmaya devam ediyor. Ancak 1990’ların tek boyutlu “beyaz Türk” imgesi artık sosyolojik olarak yetersiz kalıyor. Türkiye’nin elit yapısı hem sınıfsal hem kültürel hem de siyasal eksende parçalanmış durumda.
Sonuç olarak Türkiye’de elit meselesi, modernleşme projesinden neoliberal dönüşüme, İstanbul merkezli sermayeden Anadolu girişimciliğine uzanan karmaşık bir hikâyedir. “Beyaz Türkler” ifadesi bu hikâyenin yalnızca bir bölümünü anlatır; ama Türkiye’de güç, kimlik ve kültür tartışmalarını anlamak için önemli bir sembol olarak varlığını sürdürür. Cumhuriyet’in kurucu bürokratik elitinden günümüzün çok merkezli sermaye ağlarına uzanan çizgi, aslında Türkiye’nin kendini yeniden tanımlama sürecinin bir aynasıdır.
Kategoriler:toplum
