toplum

Türkiye’de yeni elit kim ?

Türkiye’de “yeni elit” dediğimiz yapı, klasik anlamda sadece köklü aile şirketlerinden ya da Cumhuriyet’in bürokratik kadrolarından oluşan bir sınıf değil artık. Son yirmi–otuz yılda ortaya çıkan bu yeni güç bloğu, devletle kurduğu ilişki biçimi, sermaye biriktirme yöntemi, kültürel kodları ve küresel bağlantıları açısından önceki elitlerden belirgin biçimde ayrışıyor. Ama asıl mesele şu: Yeni elit eskiyi tamamen tasfiye etmiş değil; onunla rekabet eden, bazen onunla ortaklık kuran, bazen de onun alanını dönüştüren bir yapı kurmuş durumda.

1980 sonrası liberal dönüşümle başlayan ekonomik açılım, 2000’lerden itibaren farklı bir hız kazandı. Kamu-özel ortaklıkları, büyük altyapı projeleri, savunma sanayii yatırımları ve inşaat odaklı büyüme modeli yeni bir sermaye birikim kanalı yarattı. Bu dönemde kamu ihaleleri ve büyük ölçekli projeler üzerinden büyüyen şirketler öne çıktı. Örneğin Limak Holding, Kalyon Holding, Cengiz Holding ve Kolín İnşaat gibi gruplar, dev altyapı projeleri ve enerji yatırımlarıyla görünürlük kazandı. Bu şirketler klasik sanayi burjuvazisinden farklı olarak, üretimden çok proje bazlı büyük ölçekli yatırımlarla büyüdü. Havalimanları, otoyollar, şehir hastaneleri ve enerji santralleri üzerinden oluşan ekonomik güç, yeni elitin finansal omurgasını oluşturdu.

Ancak yeni elit yalnızca inşaat ve altyapıdan ibaret değil. Savunma sanayii ve teknoloji alanında da güçlü bir dönüşüm yaşandı. Baykar ve ASELSAN gibi şirketler, hem devletle stratejik bağları hem de küresel ihracat kapasiteleri sayesinde yeni güç merkezleri haline geldi. Bu alan, eski İstanbul sermayesinin ağırlıklı olarak girmediği bir sektördü; dolayısıyla savunma sanayii yeni elit için ayrı bir kimlik alanı yarattı. Teknoloji girişimciliği tarafında ise küresel fonlarla çalışan, İngilizce konuşan ama kültürel olarak daha karma bir profil çizen bir kuşak ortaya çıktı. Bu kesim klasik “beyaz Türk” kalıplarına tam uymuyor; ama tamamen geleneksel muhafazakâr sermaye kodlarına da sığmıyor.

Yeni elitin en ayırt edici özelliği, devletle kurduğu organik ve stratejik ilişki biçimi. Erken Cumhuriyet elitleri devleti kuran kadrolardı; 1950–2000 arası İstanbul sermayesi devletle pazarlık eden ve zaman zaman mesafeli duran bir pozisyondaydı. Yeni elit ise devlet projeleriyle büyüyen, kamu finansman mekanizmalarına entegre ve siyasal iktidarla daha görünür bir yakınlık içinde konumlanan bir yapıya sahip. Bu durum, ekonomik güç ile siyasal güç arasındaki mesafeyi daralttı.

Kültürel kodlar açısından da değişim belirgin. Eski elit seküler yaşam tarzı, Batılı eğitim ve Avrupa merkezli referanslarla tanımlanıyordu. Yeni elit ise daha muhafazakâr toplumsal referanslara sahip; ancak küresel ekonomiye entegre olma konusunda son derece pragmatik. Yani kültürel olarak yerli-milli söylem güçlü olsa da finansal ve ticari ağlar küresel. Londra finans çevreleriyle temas kurabilen ama iç politikada farklı bir söylem geliştiren bir profil söz konusu. Bu çift yönlü yapı, yeni elitin en karakteristik özelliği.

Medya ve kültürel alan da dönüşüm geçirdi. 1990’larda büyük medya grupları geleneksel İstanbul sermayesinin kontrolündeyken, 2010’lardan itibaren medya sahipliği el değiştirdi. Böylece kamusal anlatıyı üretme kapasitesi de yeni elitin etki alanına girdi. Bu sadece ekonomik değil, sembolik bir güç değişimiydi. Çünkü elitlik yalnızca para değil; anlatıyı kontrol edebilme kapasitesidir.

Fakat burada kritik bir soru var: Yeni elit gerçekten eski elitin yerini mi aldı, yoksa sadece güç dengesi mi değişti? Türkiye ekonomisinin büyük sanayi üretimi hâlâ önemli ölçüde köklü grupların elinde. Koç Holding ve Sabancı Holding gibi yapılar hâlâ bankacılık, otomotiv ve enerji sektörlerinde güçlü. Yani eski elit tamamen silinmiş değil; daha çok güç alanı daralmış ve yeni aktörlerle rekabet eder hale gelmiş durumda. Bu yüzden bugün Türkiye’de tek bir elit değil, iç içe geçmiş ve zaman zaman çatışan birden fazla elit bloğu var.

Yeni elitin bir diğer boyutu da finans ve varlık yönetimi üzerinden şekilleniyor. İstanbul Finans Merkezi projesi ve bölgesel sermaye akışları, Türkiye’yi Körfez sermayesi ve Asya fonlarıyla daha yakın temas haline getirdi. Bu süreç, klasik Avrupa merkezli finans ilişkilerinin yanına alternatif sermaye kanalları ekledi. Böylece yeni elit, yalnızca iç piyasaya değil, çok yönlü dış sermaye ağlarına da entegre oldu.

Toplumsal algı açısından bakıldığında yeni elit, kendisini “merkezden dışlanmış çevrenin yükselişi” olarak tanımlayan bir tarih anlatısına yaslıyor. Bu anlatı, siyasal meşruiyet üretme işlevi görüyor. Ancak ekonomik açıdan bakıldığında artık bu yapı da merkezde; hatta sistemin en güçlü oyuncularından biri. Yani çevreden merkeze doğru bir güç kayması yaşandı; fakat merkezin doğası tamamen değişmedi, sadece aktörleri çeşitlendi.

Sonuçta Türkiye’nin yeni eliti; devlet projeleriyle büyüyen büyük müteahhitlik gruplarını, savunma ve teknoloji sektöründe yükselen şirketleri, küresel finansla entegre olmuş yeni girişimci sınıfı ve medya alanında güç kazanan yapıları kapsayan karma bir bloktan oluşuyor. Kültürel olarak daha muhafazakâr, ekonomik olarak daha proje odaklı ve siyasal olarak daha görünür bir karakter taşıyor. Ama eski elitin kurumsal ve finansal birikimi hâlâ sistemin içinde. Bu yüzden Türkiye’de “elit değişimi” tam bir yer değiştirme değil; daha çok katman eklenmesi ve güç alanlarının yeniden dağılımı şeklinde okunmalı.

Ve belki de en çarpıcı gerçek şu: Bugünün yeni eliti, yarının “eski elitine” dönüşecek. Türkiye’de elitlik hiçbir zaman sabit bir kimlik olmadı; her dönemde güçle birlikte yeniden tanımlandı. Bu yüzden yeni elit sorusu aslında şunu soruyor: Türkiye’de güç kimde ve hangi hikâye üzerinden meşrulaştırılıyor? Cevap, yalnızca ekonomide değil; kültürde, medyada ve devletle kurulan ilişkide saklı.

Yorum bırakın