
Ortadoğu bir kez daha tarihsel bir kırılma anından geçiyor. Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a yönelik başlattığı geniş çaplı hava harekâtı, yıllardır düşük yoğunluklu gerilim şeklinde süren çatışmayı açık ve çok cepheli bir savaşa dönüştürdü. Hedef alınan noktalar arasında İran’ın askeri altyapısı, nükleer programla bağlantılı tesisler ve üst düzey komuta kademesi yer aldı. Bu saldırılar yalnızca askeri kapasiteyi değil, aynı zamanda rejimin sembolik ve stratejik merkezini de vurmayı amaçlayan bir “şok ve felç” doktrini olarak yorumlanıyor. Buna karşılık İran, balistik füze ve insansız hava araçlarıyla İsrail topraklarını ve Körfez’deki ABD üslerini hedef alarak doğrudan misilleme yaptı; böylece çatışma vekâlet düzleminden çıkarak devletler arası bir savaşa evrildi.
Savaşın kısa sürede bölgesel bir yangına dönüşmesinde İran’a yakın silahlı yapıların devreye girmesi belirleyici oldu. Özellikle Hizbullah’ın Lübnan’dan İsrail’e yönelik saldırıları, İsrail’in Beyrut ve güney Lübnan’daki yoğun bombardımanıyla karşılık buldu. Bu durum, çatışmayı yalnızca İran-İsrail hattında değil, Doğu Akdeniz ve Levant coğrafyasında da genişletti. Körfez monarşileri ise bir yandan ABD güvenlik şemsiyesine dayanırken diğer yandan İran’ın doğrudan hedefi olma riskiyle karşı karşıya; bu ikilem, bölgesel dengeyi daha da kırılgan hale getiriyor.
Uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında savaşın arka planında üç ana dinamik öne çıkıyor. Birincisi realizmin klasik güvenlik ikilemi: İran’ın nükleer programı ve bölgesel nüfuz stratejisi kendi açısından caydırıcılık ve rejim güvenliği anlamına gelirken, İsrail bunu varoluşsal tehdit olarak okuyor; ABD ise güç dengesi ve müttefik güvenliği çerçevesinde önleyici müdahaleyi meşru görüyor. İkincisi liberal perspektifin işaret ettiği kurumsal zayıflık: Nükleer müzakereler, yaptırım rejimleri ve Birleşmiş Milletler mekanizmaları krizi önleyemedi; diplomasi, karşılıklı güvensizlik duvarını aşamadı. Üçüncüsü ise konstrüktivist boyut: Tarafların birbirini tanımlama biçimi –“direniş ekseni”, “terör tehdidi”, “büyük şeytan”, “varoluş savaşı” gibi kavramlar– yalnızca retorik değil, karar alma süreçlerini şekillendiren kimlik anlatıları haline gelmiş durumda.
Ekonomik ve jeopolitik etkiler şimdiden hissediliyor. Enerji fiyatlarındaki yükseliş, Hürmüz hattındaki riskler ve küresel piyasalardaki dalgalanma savaşın yalnızca bölgesel olmadığını gösteriyor. NATO içinde stratejik tartışmalar yeniden alevlenirken, Avrupa ve Asya ekonomileri enerji güvenliği endişesi yaşıyor. NATO doğrudan sahada olmasa da ABD’nin attığı adımlar ittifakın geleceği açısından sorgulanıyor. Bölge ülkeleri içinse mesele yalnızca askeri değil; olası göç dalgaları, ticaret yollarının kesintiye uğraması ve iç siyasi kırılganlıklar zincirleme risk üretiyor.
Türkiye açısından tablo oldukça hassas. Türkiye hem enerji ithalatı hem ticaret hem de güvenlik dengeleri nedeniyle savaşın ekonomik ve stratejik sonuçlarını yakından hissedebilecek bir konumda. Ankara’nın söylem düzeyinde gerilimi düşürme ve diplomatik çözüm çağrısı yapması, klasik “dengeleyici bölgesel aktör” refleksine işaret ediyor. Hem Batı ile hem İran ile konuşabilen nadir ülkelerden biri olması, olası arabuluculuk rolünü de gündeme getiriyor.
Önümüzde üç temel senaryo beliriyor: Sınırlı ama sert bir “cezalandırma savaşı” sonrası zoraki diplomasi; uzun süreli yıpratma ve bölgesel istikrarsızlığın derinleşmesi; ya da enerji ve ekonomik baskılar nedeniyle tarafların kontrollü bir ateşkese yönelmesi. Ancak hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, sahadaki insani bedel ağırlaşıyor. Tahran’da, Tel Aviv’de, Beyrut’ta siren sesleri; yerinden edilen aileler ve belirsizlik içinde yaşayan milyonlar, teorik tartışmaların ötesinde savaşın gerçek yüzünü hatırlatıyor.
Sonuç olarak bu çatışma yalnızca askeri bir hesaplaşma değil; güç dengesi, rejim güvenliği, kimlik anlatıları ve çöken diplomatik mekanizmaların iç içe geçtiği çok katmanlı bir kriz. Eğer taraflar güvenlik arayışını mutlaklaştırmaya devam ederse savaş genişleyebilir; fakat ekonomik maliyetler ve küresel baskı artarsa diplomasi yeniden masaya dönebilir. Ortadoğu’daki bu kırılma anı, sadece üç ülkenin değil, uluslararası sistemin dayanıklılığını da test ediyor.
kaynakça; reuters, independent Türkiye, the guardian, t24



