BİRTAKIM YAZILAR

''Okumadığın gün karanlıktasın.''

Posts Tagged ‘siyasi makaleler

İsyan günlerinde bir yazı

with 2 comments

devrimcigenclik

İsyan günlerinde, şöyle desek daha doğru olur ;  isyan etme eğilimlerinin yükseldiği şu günlerde yazmak istiyorum. Toplumun alt, üst, orta vb kısaca her tabakasından insanın yaşadığı o güçlü duyguyu genelleştirip izah etmek tabii ki üzerime vazife değil. Sadece biraz açıklamak, özellikle politik alanda zuhur edeni fikirlere sunmak istiyorum.

Bazı kavramlar vardır ki iç içe geçmiştirler. Bunların ayrıma tabi tutulması gerekir. Kek yapmadan önce nasıl yumurtayı sarısı ve beyazı olarak ayırıyorsak işte bazı kavramları da incelikle ayırmalıyız. Kavramdan kastım temel söylemlerin ardından gerçekleşen siyasi fiillerin kimlere yönelik olması gerektiği hakkında.

Biraz bürokrasiden bahsedelim ; 

Bürokrasi, devlet olgusuyla ortaya çıkan ve sosyal bilimciler tarafından üzerinde en çok araştırma yapılan ve tartışmaya konu olan bir kavramdır. Fransızca’da “büro” (bureau) ve “krasi” (cratie) kelimelerinin birleştirilmesinden oluşmuş bir kavramdır. 

büro: masa ya da memurların çalışma odası,
krasi: egemenlik anlamındadır.

buna göre, bürokrasi, “memurların egemenliği” anlamına gelir. Bürokraside işler ast-üst şeklinde yürür. Karmaşık bir ilişki vardır. İnsanların kurumlara olan bağlılıkları, kurumların kurumlara olan bağlılıkları şeklinde bir zincir oluşturarak devam eder. Bürokraside ilişki genel itibariyle ;  disiplinlere bağlı, temel prensipleri benimsemiş kişilerin, kurumların vb etkileşimleriyle hayat bulur. Bu sistem çok az ülkede düzgün işlemektedir.

Türk bürokrasisine gelirsek, maalesef sorunları oldukça fazla. Sorunların çok fazla sebebi var. Devlet kadrolarının siyasallaşması bu sorunlardan sadece birisi. Yargının siyasallaşması, hukukun üstünlüğü ilkesinin durmadan çiğnenmesi ülkemizde şaşırılmayacak durumlardan bir tanesi. Güçlünün yanında olan bir yargı var. Yargının kirli oyuncuların elinde oyuncak olması adaletin tecelli etmesine engel oluyor. Artık Türkiye’ de insanların hukuk’a inancı da kalmadı. Ülkedeki hukuksuzlukları gören halkın güveni büyük ölçüde sarsıldı.

Ses-kayitlari-toplumu-nasil-etkiledi

Ses kayıtları ve son olaylar hakkında ; 

Son dönemde çıkan ses kayıtları, gelenekselleşmiş ismiyle tapeler şok etkisi yarattı. Hükümet- cemaat savaşının önemli enstrümanlarından olan bu tapelerin halk üzerindeki etkisi oldukça fazla oldu. Montaj tartışmaları bir yana dursun toplumun ciddi bir kesimi ses kayıtlarına inandı. Bence inanmak istemeyen insanların sayısı daha fazla.

Ses kayıtlarını dinleyenler bilir o kayıtlarda çıkan pisliklerin haddi hesabı yok. Medyaya müdahalelerden tutun da bakanların eksik rüşvet isyanına kadar her şey mevcut. Şu andaki mevcut hükümetin tamamen çamura bulanmasının halkta oluşturduğu tepki az buz değil. Eee tabii böyle olunca insanların meydanlara inip demokratik bir tepki vermesinden daha doğal ne olabilir ? Halkın demokratik bir hakkı olan protestoların engellenmesi dikta rejimine gittiğimizin bir göstergesi.

Bio2HgTCYAEWnWu

Başbakan hakkında ; 

Başbakanın sert uslubü, kamplaştırıcı ve ayrıştırıcı politikaları bugünlerde meyvelerini vermeye başladı. Bu meyvelerin zehirli meyveler olduğunu söylemekte fayda var. Başbakan sadece kendi tabanını halktan sayıyor, diğer kesimdeki insanları tabiri caizse adam yerine koymuyor. AKP’ye oy vermeyen insanların onun gözünde vatan haini statüsünde olduğunu düşünmeye başladım. Bu süreçte vatan sevgimi sorguladım, düşünün işin boyutunu:)

Başbakanın ;  sen alevisin, sen teröristsin, sen alkoliksin, sen gezicisin, sen chp’lisin, sen şöylesin, sen paralelcisin vb vb şeklindeki yorumlarından anlamak mümkün. İktidarın, kendinden olmayan insanları ötekileştirerek uyguladığı politikalar ilerde çok vahim sonuçlar doğurabilir. Hükümetimizin geziden ders çıkartmış olmasını isterdim. Maalesef bir gram ilerleme yok.

Başbakan ve Vicdan

Berkin Elvan’ın cenazesinden sonra başbakanın en azından bir başsağlığı dilemesini bekledim ama nafile. Recep bey vicdanını da kaybetmeye başladı sanırım. Katıldığı canlı yayında berkin elvan’ ın ölümünü borsa üzerinden yorumladı. Ben hayatımda bu kadar vicdansızlık görmedim arkadaş. Yemin ediyorum izlerken kanım dondu. Bir insan ölmüş sen dolardan, pariteden, borsadan vs bahsediyorsun. Orada gazeteciyi de eleştirmek lazım. Öyle soru sorulur mu ? Biraz insanlık, biraz haysiyet olmalı insanda. Ama bunlarda insanlık ve vicdan ne gezer ?

Ölüm ayırmak kadar kötü bir şey olamaz. Ölümlerin sonuçları farklı değil, gözü yaşlı anne babalar kalıyor geride. Dün Burakcan kardeşimiz Okmeydanı olaylarında hayatını kaybetti mesela. Allah rahmet eylesin. Şimdi soruyorum bu ölümleri ayırmak bize yakışır mı ?  iki tarafa da üzülmek, başsağlığı dilemek gerekmez mi ?  Sonuçta bu insanlar bu vatanın evladı. İkisi de çocuk. Halkın yüreğinin biraz serinlemesi için katiller derhal bulunmalı ve gereken ceza verilmeli. Toplum olarak rahat bir nefes alalım artık!

nuce_11092013-192141-1378920101.52

Son olarak ; 

Provokasyonun bol olduğu şu zamanlarda sokağa inmenin yararlı olmayacağı kanaatindeyim. En azından yerel seçimlere kadar ortalığın karışması her zamanki gibi birilerinin ekmeğine yağ sürecek. Antidemokratik bir ülkede yaşadığımızı unutmadan davranmamız bizim yararımızadır. En büyük tepkimiz vereceğimiz oydur. Bir oyumuz var ona sahip çıkalım dostlar. Öbür türlü devrim hayalleri suya yazılan bir yazı gibi.

Neyse çok konuştum, haydi selametle!

Atatürkçülükten çıktık mı ?

with 4 comments

wpid-Atatürk+Resimleri-12.jpeg.jpeg

Atatürk’e yapılan en ufak eleştiride bile rahatsızlık duyan insanlarımız var. Bu insanlar her siyasi dönemde vardı, olmaya da devam edecek.  Atatürk’e yükledikleri insan üstü özelliklere bugün kendileri bile inanmıyorlar. Kendi kafalarında oluşturdukları Atatürk’le bizler gibi insan olan Atatürk arasında muazzam farkların olduğunu söylemek zorundayım. Onlara göre Atatürk kesinlikle eleştirilmez, doğa üstü bir insan. Özel güçlere vb sahip.

Bu insanlar Atatürk’ün insan olduğunu unutuyorlar, mesela Can Dündar’ın mustafa belgeseli için demediklerini bırakmamışlardı. Niyeymiş ? İşte Atatürk fareden korkmazmış, ağlamazmış. Saçmaymış, Atatürk topluma böyle gösterilmemeliymiş vs vs. Yahu o da bir insan. Ki, o belgesel Kemalist görüşe göre yapılan bir belgesel olmasına rağmen Atatürkçü kesim, eleştiri oklarını acımasızca belgesele yöneltti. Burada kim doğru kim yanlış diye düşüncelere daldım. Yıllarca bu ülkede çocuklara aşılanmaya çalışılan Atatürk sevgisi ultra yanlış bilgilerle bezendi. Devletçi bir gelenekle oluşturulan sahte tarih ısıtılıp önümüze koyuldu. Ve biz de yedik!

Atatürkçülük meselesine gelmek istiyorum. 10 kasımdan bahsedeyim. 10 Kasım gazi Mustafa Kemal’in ölüm yıldönümü, Allah rahmet eylesin.

10 kasım saat tam 9:05’te çalan siren esnasında uyanık olma zorunluluğu diye bir şey mi var ? O saatte uyuyorsak veya unutup başka bir işle meşgulsek Atatürkçülükten çıkmış mı oluyoruz ? Zamanın durması mı gerek o saatte?

Bu soruları önce kendime sonra çevremde farklı fikirlere sahip kisilere sordum. Kimse net bir cevap veremedi. Bu doğrultuda diyebilirim ki ; rahat olalım Atatürkçülükten çıkmamışız.

Atatürk’e saygı tam o saatte ayakta dikilmek olmamalı. Gelenekleşmiş hareketlerin saygı diye algılanması doğru değil.

Artık bazı şeylerin kabak tadı verdiğini gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Bu ülkede yaşayan insanların belli bir kısmı, hatta sayıları önemli denilecek düzeye ulaşan bu insanlar doğruyu yanlıştan ayırt edebiliyor. Öbür türlü görmek istemeyenlere ise bir lafım yok. Kafalarindaki fikirsel tortuları temizlemek istemiyorlar.

Soytarı

leave a comment »

3748

Saraylarda kralları eğlendirmek için soytarılar vardır. Bu soytarıların tek işi gücü kralın moralini yüksek tutmaktır. Böyle iğrenç bir ilişkileri vardır. Dışardan masum gibi görülen bu ilişki aslında öyle değildir. Soytarı kralı hiç sevmez. Tek isteği kralın ölmesidir. Kim bilir belki de kral ölünce yerine geçecek kralın daha iyi olacağını hayal eder. O yine bağıracaktır ; kral öldü, yaşasın yeni kral!!

O bağırır, halk da ona bakar bağırır. Halk soytarıyı örnek alır diyebilir miyiz ? Evet diyebiliriz.

Yeni kral gelince aynı senaryo devam eder.

Bu hikaye çok rahat bir şekilde günümüze uyarlanabilir. Bir siyasi iktidar vardır, bunun yanında iktidara yalakalık yapan bir medya vardır. Bu medya soytarıyı temsil eder. Omurgasız bir medyadır bu. İlk başlarda tek tüktür. Zaman ilerledikçe omurgasızların sayısı artar. Artik, omurgasızlar ordusu vardır. Bulunduğu kabın şeklini almayı başaran bu insanlar her yeni iktidar geldiğinde yeni bir şekle girerler. Biz de sizin tarafınızdayız mesajı verirler.

Halk ayrı bir yerdedir bu hikayede. Aslında olayların tam ortasındadır ama pis işlerin uzağında kalır. Tercih eden halktır. Halkın tek isteği emeğinin karşılığını almaktır.

Written by birtakimyazilar

23 Ocak 2014 at 02:40

Ayakkabı kutusu

leave a comment »

emqZBZ

Karpuz kabuğundan rahatlıkla gemiler yapılıyor, ayakkabı kutusundan neden yapılmasın ki ?

Ayakkabı kutusunu cd, fotoğraf,pul koleksiyonu vb saklamak için kullananları görünce kızıyorum. Sonra bizim halkımız neden bu kadar basit yaşıyor diye düşünüyorum. Ayakkabı kutusunun çok fonksiyonlu bir nesne olduğunu anlamamız lazım. Yeri geldiğinde bir ev, bir banka veya bir gemi olabildiğini görebilmeliyiz.

Bilemeyiz, belki o hor gördüğümüz ayakkabı kutuları önümüzdeki seçimlerde seçim sandığı olarak kullanılacak. Ayakkabı kutularına saygı duymak gerek, ülke çapında ayakkabı kutusuna saygı mitingleri düzenlenmeli. Yaşasın ayakkabı kutusu!!!

Yolsuzluk operasyonu ve yaklaşan seçimler

leave a comment »

58

” Yolsuzluk, yoksulluğu getirir ” diye bir söz duymuştum uzun zaman önce. İlk başlarda pek temellendiremediğim, sadece yolsuzluk kavramına kulak aşinalığı yapan bir söz olmuştu. Galiba yolsuzluk kavramıyla ve ülke ekonomisiyle pek alakadar değildim o zamanlar. Bilmiyordum.

Demokrasinin gereği olarak siyasal iktidarı belirleyen halkın siyaset aktörlerine duyduğu güveni sarsan bazı faktörler vardır. Bunlardan en önemlisi tabi ki ülkenin ekonomik durumunun kötüye gitmesidir. Halkın güveninin sarsılması, uzun bir sürecin sonunda gerçekleşen bir olaydır. Neden diyecek olursanız ;

Çünkü, halk günü kurtarmaya odaklı yaşar. Akşam ne yemek yiyeceğinin derdindedir. Çalışıp alnının teriyle ekmek parasını kazanmaktan başka bir yolu yoktur. Normal bir vatandaşın en uzun planı 1 yıllıktır. Ticaretle uğraşmayan bir vatandaş çalıştığı işten aldığı maaşa endeksli hareket etmek zorundadır. Büyük pastadan pay almak sade vatandaşın hayal edebileceği bir eylem değildir. Oysa yerleşik düzenin bekçileri halkın sırtından kazandığı paraları yerken halk meteliğe kurşun atar. Dediğim gibi vatandaş(T.C), normal giden bir ekonomik dönüşümde makro ekonomik göstergeleri pek umursamaz. Ne zaman ki cebindeki paranın eksildiğini hisseder, işte o zaman sorgulamaya başlar. Yani, yumurta kapıya geldiğinde harekete geçen bir milletiz.

Türkiye halklarının ortak bir kırmızı çizgisi varsa o da yolsuzluktur diye düşünüyorum. Özgürlüklerini düşündüğü kadar cebini de düşünen halkın yolsuzluklar karşısında en azından biraz daha hassas davranacağı kanaatindeyim.

Bu operasyonun yaklaşan yerel seçimleri ne kadar etkileyeceği konusunda bir tahminim yok açıkçası. Klişe bir laf var ya hani ; ” Burası Türkiye, her an her şey olabilir” çok haklı bir söz. 2011 genel seçimlerinden önce olduğu gibi bir kaset skandalı patlar ve çok şey değişebilir mesela.

Son olarak;

Hırsızları seven bir milletiz, galiba genlerimizde var bu özellik. Kodumuz bozuk desem daha doğru olur mu ?:) Bağzı şeyler bu coğrafyada ancak yumurta kapıya geldiğinde değişebilir. Çünkü bizdeki biat kültürü dünyanın hiçbir yerinde yok. Takım tutar gibi  tutulan siyasi partiler, yedirtmeyizler vb hepsi bu kültüre dahil.

Vicdani ret

leave a comment »

nm_vicdani_ret_1543

Bu konu hakkında bir şeyler söylemek istiyorum.

Vicdani ret yasası, Türkiye Cumhuriyeti’ nin demokrasi ve insan hakları konusunda ilerlemesi için çıkartması gereken bir yasadır. Vicdani ret  konusu halkın pek önemsemediği bir konu zannedilse de aksine çıkması için büyük bir halk kitlesinin desteklediği yasadır. 

Batıya baktığımızda çoğu ülkede zorunlu askerlik olmadığını görüyoruz. Sosyal anlamda kalkınmamız için ülkemizin de çoğu konuda batı seviyesine gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Batı hayranı değilim ama batı standartları insan hayatının optimum seviyeye gelmesi için gerekli olan kriterleri içeriyor.

Mesela, 70 li yıllarda Faruk Gürler’i cumhurbaşkanı seçtirmek için meclisin üzerinden jet uçurarak ve 28 şubat sürecinde sincan’ dan tank kaldırarak güç gösterisi yapan Türk Silahlı Kuvvetleri o günlerden bu günlere gelmeyi başarabildi.

Vicdani ret mevzusuna tekrar gelirsek, askerliğin artık profesyonelleşmesi ve bir meslek haline gelmesi lazım. Paralı asker gibi düşünebilirsiniz. Eğer askerlik meslek olursa kişilerin gerçek mesleği asker olacağı için TSK askerinden daha çok verim alınacaktır.

Vicdani ret tanımı Vikipedi’de şöyledir ;

Bir bireyin politik görüşleri, ahlaki değerleri veya dinsel inançları doğrultusunda zorunlu askerliği reddetmesidir. Vicdani retçiler kendilerini antimilitarist ya da pasifist olarak tanımlayabilmektedirler.

En çok karşılaşılan ret sebepleri şunlardır:

  • düşman olsa bile insan öldürmeyi ahlaki bulmamak,
  • hiyerarşik ve statüsel yapılandırmalarda yer almayı ahlâki bulmamak,
  • güncel sorunlardan dolayı o ülkenin silahlı birliğinde bulunmayı ideolojik ve dini inanca aykırı bulmak.

_____________________________________

Askere gitmeme hakkını kullanmak isteyen binlerce insanın ortak fikri askerliğin bir meslek olması gerektiğini düşünüyorlar ve bu insanların çoğu, ülkenin tam bağımsız olması konusunda sıkıntısı olmayan kişiler.

Bunu neden anlatıyorum ? Çünkü vicdani ret talebinde bulunmak 2014 Türkiye’sinde(hala!) vatan hainliğiyle eşdeğer tutuluyor. Toplumun bu tutumundan toplum olarak militarist bir yapımız olduğunu anlayabiliriz. Bazı değerlerin eleştirilemez, değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez gibi bir yapı oluşturması insanımızın fikirsel anlamda gelişemediğinin kanıtı. Ne yazık ki böyle doğmatik yaklaşımlardan dolayı halı altına itelenen çok fazla sorunumuz var.

Militarist yapının kırılması ve insanların kendilerini daha özgür hissedebildikleri bir yere dönüşmesi için bazı düzenlemelere ihtiyacımız var.

Şunu da söylemem gerek ; İnsanları askerlikten soğutma gibi bir amacım yok. Askerlik çok şerefli bir görevdir. Cem Yılmaz’ın da dediği gibi ;  ” askere gidin”  :)

Öncelikle darbe anayasası olan 82 anayasasından kurtulmamız gerekiyor. Türkiye’de yeni bir anayasa yapma vakti geldi, hatta geçiyor bile. Türkiye Büyük Millet Meclisi, yasama faaliyetini acilen yerine getirmeli. Yeni anayasa faaliyeti ertelenmemeli!

Son olarak ;

Devlet, insanları tek tipleştirmekten vazgeçtiği, insan haklarını önemsediği,  hür iradeyle oluşturulmuş fikirlere saygı duyduğu ve çifte standart yapmadığı gün….

Cemal Süreya’nın da dediği gibi ;

Özgürlüğün geldiği gün,

O gün ölmek YASAK!

Özgürlük üzerine bir deneme

leave a comment »

Geçen ay okuduğum, Herbert MARCUSE‘ a ait ” Özgürlük üzerine bir deneme ”  kitabından bazı kısımlar…

Görsel

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Kapitalizm refah toplumunda tüm yeteneklerini gösterir. Dinamiğinin iki ana kaynağı- meta üretiminin ve üretici sömürünün artışı- birleşerek özel ve kamusal yaşamın tüm boyutlarına nüfuz ederler.Mevcut malzeme ve düşünsel kaynaklar(özgürlüğün olanağı) yerleşik kurumları öylesine aşmışlardır ki, sistemin devam etmesini sadece savurganlığın, yıkımın ve denetimin sistematik olarak artışı sağlayabilir. Polisin, mahkemelerin, halk temsilcilerinin, halkın kendisinin baskılarından kaçan muhalefet, kendini gençler ve entelejansiya arasında yayılmış isyanda ve zulme uğramış azınlıkların gündelik mücadelelerinde dışa vurur. Silahlı sınıf mücadeleleri dışarıda sürdürülür ; zengin canavarla savaşan yeryüzünün lanetlileri tarafından.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Müstehcenliğe verilen tepki utanmadır ve genellikle bir tabuyu ihlal etmeye eşlik eden suçluluk duygusunun fizyolojik göstergesi olarak yorumlanır. Refah toplumu uygarlığın en temel bazı tabularını çiğnemesine rağmen, bu toplumun müstehcen sergilenişleri normalde ne utanma ne de suçluluk duygusuna neden olur.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Yasal olarak kurulmuş devlet kurumları ve temsilcileri ve halkın çoğunluğu dışında, kim kendini yerleşik bir toplumun yargıcı olarak görme hakkına sahip olabilir ki ? Bunlar dışında sadece kendi kendini atamış bir seçkin ya da böyle bir yargı hakkını kendinde gören liderler.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Alternatif, demokratik evrime karşı radikal eylem değil, statükonun ussallaştırılmasına karşı değişimdir.

Herbert Marcuse – Özgürlük üzerine bir deneme 

Anarşizm ve Şiddet

leave a comment »

femistarfist_small

Anarşizm, kelime anlamı olarak yöneticisizlik demektir. Anarşist sistemde her türlü yönetim biçiminin bertaraf edilmesi amaçlanmaktadır. Anarşist politik felsefede bireylerin birbiriyle eşitlenmesi ve özgürce bir işbirliği içinde bir toplum yaratılması esas alınmaktadır. Özel mülkiyet üretim araçlarını toplumsallaştırmayı amaçlaması da anarşizmin kaynağını sosyalist düşünceden aldığını bizlere gösteriyor. Sermaye ve yönetim gücüne devletin müdahale etkisini sıfırlamak en büyük amaçtır diyebiliriz.

Mutlak diktayı bir şekilde kabul eden toplumun büyük bir kesimi anarşizm düşüncesini yanlış anlamıştır. Anarşizmin tartışmalarda şiddeti teşvik ettiği söylense de işin aslı öyle değil. Mevcut tahakküm sistemlerinden çıkarı olan bireylerin anarşiyi yıkıcılık olarak görmesi doğaldır. Kapitalist düzene göre yaşamaya çalışan toplumların büyük bir kesimi, çıkarlarına ters düşen görüşleri ötelediği gibi anarşizmi de fikirsel dünyasından uzaklaştırmaktadır. Ülkemizde aşırı uç sol grupların fikri haline gelen anarşi düşüncesi için sol’ un en güzel hali diyebiliriz. Genelde işçi sendikalarının ve tkp’ nin dile getirdiği anarşizm fikri, toplumun anarşizm algılarında bazı yanlış anlamalara sebep olmuştur.

Oysa, anarşizmde şiddet ancak var olan tüm tahakküm biçimlerinin bertaraf edilmesinin bir aracıdır. Anarşist düşünürlere göre şiddet yönetimsizlik seviyesine gelene kadar bir araçtan başka bir şey değildir. Kurulan çeşitli anarşi ütopyalarına baktığımız zaman şiddetin bir süre sonra ortadan kalktığını görürüz. Anarşizmde şiddet’ i bir süreliğine kullanmak esastır.

Yeni bir düzen kuralacağı zaman eski düzenin yıkılması gerekir. Bu eski sistemin yıkılma işlemi şiddet eylemlerinin oluşmasına neden olabilir. -İster demokrat ister sosyalist ya da cumhuriyetçi olalım – İnsanlar, şiddet eğilimini oluşturduğu için anarşizmi ve anarşistleri suçlasalar da onların kuruluşları da şiddet temelli olmuştur. Bunun en büyük örneğini Fransız ihtilalinde görüyoruz. Dünyanın politik gidişatını değiştiren, bir çeşit özgürlük ve insan hakları devrimi olan Fransız devriminde binlerce kişi ölmüş, taş üstünde taş kalmamıştır. Diyebiliriz ki ; yeni sistemin kurulması için bazı gerekliliklerin temellendirilmesi şarttır. Ancak, verilen zorlu mücadeleler sonunda yeni sistem kurulabilir.

Günümüz politik-emperyal sistemde asıl şiddeti oluşturan devletin ta kendisidir. Devletin halkı saf dışı bırakmayı amaçlaması şiddet unsurlarını tetiklemektedir. Devlet terörü olarak adlandırdığımız bu olay etki-tepki meselesi halinde kendisini göstermektedir. Halkın devlete tepkisi, bireyleri anarşizm arayışına sürükleyebilmektedir. Son dönemlerde diktatörlüklerin birbir yıkıldığını görüyoruz. Tepkilerin ana akım medya ve sosyal medya kanalları aracılığıyla çığ gibi büyüdüğü şu dönemde anarşist düşüncenin belirli zamanlarda politik bir zeminde tekrar canlandığı söylenebilir. Taksim gezi parkı olaylarında ilk olarak anarşizm amacı olmadığı fakat sonralarda anarşist eylemleri güden sol grupların ve aktivist insanların sayısının artmasını buna örnek gösterebiliriz.

Anarşizm, bireyin rasyonel karar alabilme mekanizmasını canlandırmayı amaçlar. Şöyle ki ; insanın, devletin ve sermaye sahiplerinin etkisi altında kalmadan en doğru kararı verdiğini saptamak zor değil. Ayrıca , anarşizmde eşitlik düşüncesine yoğunlaşıldığı bir gerçek. Anarşist düşünürlere göre iktidar olmayan toplumsal yapıda herkesin eşit olduğu toplumsal ve ekonomik formlar var olacaktır.

Tüketim toplumu ve sınıfsal tabakalaşma

leave a comment »

          kap09

                   

İnsanoğlu, ilk zamanlardan itibaren hep sahip olduğunun daha fazlasını istemiştir. Bu tutkusundan dolayı savaşlar çıkmış ve insanlar öldürülmüştür. İnsan, hep en güzeli istediği için elindekilerle yetinme düşüncesi insanın tabiatında olan bir düşünce değildir. Avcılık ve toplayıcılık toplumlarından itibaren gittikçe artan ”metaya sahip olma duygusu” tarım devriminden sonra daha da artmıştır. Tarım devrimi çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu devrimde M.Ö 8 binyıllık sürede nüfus artmış, yerleşik hayat göçebeliğin yerini almış, avcılıktan çiftçiliğe geçiş olmuş ve çeşitli ekonomi tipleri doğmuştur. Üretmek artık insanoğlu için bir ihtiyaçtan ziyade bir alışkanlık haline gelmiştir.  Durmadan üreten insan, parayı da bulmasıyla sermaye oluşturmaya başlamış ve yaptığı ticaret sayesinde elindeki paranın birikmesiyle sınıflı toplum kavramını oluşturmuştur. Bu sınıflı toplum yapısı ister istemez kişileri belirli kalıplara sokmuştur. Bir sınıfın diğerlerine hükmettiği bir sistemde özgür hissetmeyen mutsuz bireyler oluşmuş,  dinlerin doğuşuyla beraber din eksenli bir sosyal sınıflaşma başlamıştır.  Mesela hangi millet olursa olsun köle sınıfında doğan bir insan bir üst sınıfa geçmenin çok zor olacağını biliyordu. Bu yüzden köleleşme meşru hale geldi ve fakirliğin bir tabana oturtulması sağlanmış oldu. Yani devlet ne kadar zengin olursa olsun fakir köle bir sınıf yine  olacaktı.  Bu durum ilerleyen zamanlarda belirli siyasi akımların oluşmasında etkili olmuştur. Zaman ilerledikçe zenginlik kavramının doğuşuyla beraber savaşların ve göçlerin artması Dünya üzerinde büyük bir değişime neden oldu. Özellikle Avrupalı devletlerin temel ekonomi politikası coğrafi keşiflerle birlikte madenciliğe ve köleciliğe doğru bir çizgide ilerledi. Sömürü yapılarak Avrupa ‘ nın ekonomik işleyişi devam ettiriliyordu.

Üretimin ihtiyaca göre şekillenmemesi sonucu toplum ahlaki ve kültürel bir değişmeye uğramıştır. Basın-yayın yoluyla kitlelere ulaşan reklamlar ürünleri cazip gösterip tüketimi arttırmıştır. İnsanları tüketmeye ve düşünmemeye zorlayan bu sistemde  Ekonomide pastadan en büyük payı alan büyük şirketlerin kazandığı para  Kapitalizmin bir gereği olarak insanlar ihtiyaçlarından fazla satın alma hastalığına tutulmuştur.  Para ve mutluluk doğrudan bağlantılıymış gibi duruyor. Oysa ki para arttıkça insanın endişeleri de o yönde artmaya devam ediyor. Mesela, çok parası olan insanlara baktığımızda rahat davranamadıklarını görürüz. Çünkü tüketen insan beraberinde bir o kadar manevi olguyu da tüketiyor. Çok fazla gülerek gülmeyi de tüketmek gibi. Dünya üzerindeki iktisadi faaliyetler bir tabana oturtulduğunda genel olarak şunu görmekteyiz ; fakir biriktiriyor, zengin harcıyor.  Dünya ekonomisinin büyümesi Amerikalıların tüketiminin artmasına bağlı. Bunun için de Amerikan halkının bu tüketim çılgınlığının bir şekilde devam ettirilmesi sağlanıyor. Amerikan halkının tüketim çılgınlığına devam edebilmesi için para bulması gerekiyor. Amerikaya mal satmak isteyen önce amerikan halkına para göndermesi gerekiyor. Bunu şöyle düşünebiliriz ; fakir bir mahallede açılan süpermarketin mal satabilmek için önce müşterisinin cebine para koymasına benziyor. Amerika dünyanın her köşesinden 5 trilyon dolar toplamış. Yani şunu diyebiliriz ;  Dünya biriktiriyor,  Amerikalılar doya doya harcıyor. Tükettikçe ekonomisinin çarkı dönüyor. Diğer ülkelerde yaşayan insanlar bu çarkın dönmesi için yemiyor, içmiyor, Amerika’ya günde 2 milyar dolar, 3 ayda bir 180 milyar dolar para gönderiyor.

 

         Tabi, bu kadar orantısız tüketimin ve hızlı kapitalleşmenin bir bedeli daha var. O da toplumun sosyal sınıfsal yapılara bölünmesi. Yani toplumda, mantık olarak tıpkı hindistandaki kast sistemi gibi günümüzde de  kişinin iktisadi ve sosyal durumunua göre statü diye adlandırılan bir sınıfsal ayrım var.Bugün ülkemizde küçük bir toplum kesimi, büyük bir çoğunluğu çalıştırıyor. Onların ürettiklerine sahip çıkıyor. Yani ülkemiz bir yandan sömürenlerin, öte yanda sömürülenlerin, bir yanda çalıştıranların, öte yanda çalışanların bulunduğu bir ülke. İçinde yaşadığımız toplumda, insanların ; Yaşama biçimleri, yani yemekleri, giyimleri, barınmaları, gereksinmeleri, ilaçtan, doktordan, hastaneden, okuldan, eğlenceden yararlanma olanakları birbirinden farklı. Çalışma biçimleri ve insanların toplumun zenginliklerden aldıkları pay da birbirinden farklı. Yaşam standartları düşük ülkelerde zengin ve fakir uçurumu arasındaki farkın daha büyük olduğunu görüyoruz. Örneğin alt seviye ortadoğu toplumlarında zengin insan sayısı çok az ama zenginlikleri diğer halka oranla çok daha fazla. Tabi bu durumun böyle olmasında yani cemaatçi özellikte olan ortadoğu ülkelerinin toplumlarında kapitalist imajın oluşmasında uluslararası düzeyde faaliyet gösteren basın-yayın organlarının ve toplumsal dayatmaların etkisi çok fazla. Sınıflar arasındaki ayrım maalesef gittikçe artıyor ama küçük bir azınlığın çalışan çoğunluğu ezdiği, sömürüye ve baskıya, eşitsizliğe dayanan toplum bir yazgı değildir. Tarihin gelişmesinde, geçici bir dönemdir.

 

Kürt sorunu ; Yıllardır süregelen bir demokrasi sorunu.

leave a comment »

Görsel

Yıl 1071, Malazgirt’ te savaş çanları çalıyor. Kavurucu yaz sıcağında Alparslan, ordusunu Malazgirt ovasına doğru sürüyordu. Orduda sadece Türkler olmadığı gibi çeşitli dinlerden insanlar da vardı. 1000 yıllık Kürt-Türk beraberliği tarihini eğer Alparslan’dan ve 1071 Malazgirt savaşından başlatırsak bu noktayı Kürtler ve Türkler açısından başlangıç noktası kabul ederiz. O dönem doğuda bir Kürt devleti olan Mervani Devleti bulunuyordu. Alparslan Malazgirt önlerine geldiğinde ona Mervani Kürt Devletinin süvarileri ve diğer Kürt bölgelerindeki Kürt aşiretleri yardımcı olmuşlardır. Hatta bir Türk milliyetçisi olan yazar Taha Akyol Malazgirt’ teki Kürt Türk işbirliğini şöyle anlatır ; Selçuklu sultanı Tuğrul bey Bağdata girerek islam halifesini kurtardığında , ordusunda Kürtler de vardı. Tuğrul beyin halefi ve yeğeni sultan Alparslan, bildiğimiz gibi, 1071 de Malazgirt’ te Bizans ordusunu yenerek Anadoluyu islam fetihlerine açtı. Alparslan’ın 60 bin kişilik ordusunda yaklaşık 10 bin kadar kürt gönüllü vardı. Bunlar Diyarbakır-Silvan yöresinde 990’da kurulan Kürt mervani hanedanının arazisinde bulunan kürt aşiretlerinden gelmişlerdir. Tabi kardeş halklar olan Kürt-Türk kaynaşması yüzlerce yılın birikimine dayanır. İttifaklar, kız alıp vermeler, kan kardeşlikleri, ekonomik ilişkiler, savaşlarda yenilen göçebe toplulukların galiplerle  bütünleşmesi ve dini nedenlerle bu kaynaşma gelişir. Ta ki Türkiye coğrafyasındaki faşist ulusçuluk hareketlerinin başlangıcına kadar.

Türkiye Cumhuriyeti’ nin ilk yıllarından itibaren uzunca bir süre hüküm süren kemalist ideoloji döneminde Kürt ulusal kimliği tanınmamış, görmezlikten gelinmiştir. Özellikle cumhuriyet döneminde yapılan asimilasyon politikalarının, ekonomik sebeplerin ve kürtçe yasağının sonucu Kürt sorunu denilen sosyolojik vaka filizlenmeye başlamıştır. Her 10 yılda bir yapılan darbelerle sarsılan demokrasi ve ülke ekonomisi Kürt sorunu denilen sorunun büyümesine neden olmuştur. 1980′ lerde Kürtçe konuşan hapse atılıyor, işkence görüyordu. 80 darbesinden sonra Diyarbakır Cezaevinde yaşanan insanlık dışı uygulamalar, Türkiye’ nin çetin bir demokrasi savaşından geçtiğini bize gösteriyor. Aynı şekilde 1990′  larda da Kürt, Kürtçe, Kürdistan demek mümkün değildi. 2000′ li yıllarda bütün bunlar büyük ölçüde değişmeye başladı ve son yıllarda büyük bir sıçrama oldu. Kürt sorunu tarihsel gelişiminde en büyük büyümeyi 80 darbesinden sonra yaşamıştır.Çünkü 1960′ larda ve öncesinde Kürt sorunu yerine doğu sorunu vardı. Doğu sorunu bir ulusun kimliğinin tanınması sorunu değil, yoksulluk sorunuydu.

Günümüze gelirsek bugün Türkiye’de barış rüzgarları esiyor diyebiliriz. Kürt sorununda  bugün gelinen nokta, geçmişte yaşanan sıkıntılar göz önüne alındığında gayet olumlu durmaktadır. Bugün Türkiye’de 30 yıldır süren bu sorunu çözüme kavuşturmak isteyen insanların sayısında bir artış var. Türk milliyetçilerinin yıllardır süregelen birtakım faşizan söylemleri bugün halkın büyük bir kısmı tarafından eleştirilmektedir. Özellikle 90′ larda çözüm bulmak yerine çatışma prensibiyle hareket eden devlet bugün çözüm süreci başlatacak düzeye gelmiştir. Bugün,  Kürtler için yasal hiçbir gelişme yok. Ne kürt kimliği tanındı ne de Kürtçenin özgürleşmesi doğrultusunda yasal adımlar atıldı. Buna rağmen hükümet dahil bütün toplum Kürt sorununu tartışıyor. Ve çözüm yolları bulmaya çalışıyor. Bugün, çatışma kültürüyle bir yere varılamayacağını, bir demokrasi sorununun çatışma yerine istişareyle çözüleceğini öğrenmiş bulunuyoruz.

Written by birtakimyazilar

05 Mayıs 2013 at 18:22

siyaset kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 898 takipçiye katılın